ROMANI YAZARKEN

ROMANI YAZARKEN


       Virginia Woolf’un güncesini ilk okuduğumda dikkat etmemiştim: Bu güncede yazar romanlarını, özellikle Dalgalar"la "Oraya, Deniz Fenerine"yi yazımsal düğümlerinden çözüyor, gizlerinden ayrıştırıyordu. Güncenin kimi bölümleri romanın, roman sanatının okura dolaylı bir açıklaması gibiydi.

      Cesare Pavese’yse Yaşama Uğraşı’nda sık sık öyküleme tekniğine eğilir; kişisel sarsıntılarının yanı sıra, öykülemeye ilişkin görüşlerini de güncesine taşırdı... Örnekleri çoğaltabiliriz, Batı edebiyatı için. Batı edebiyatı yazarları, işlerini yaşamlarından pek ayırmamışlar; yapıtları üzerine düşünmeyi gündelik yaşamın bir parçası saymışlar.

      Bizim edebiyatımızda da böyle günceler var. Sözgelimi İlhan Berk, bir zamanlar önce şiir kitaplarını yayımlar, sonra bir dergide, kitaptaki şiirlerinin güncesini. Ne ki, Berk’in yazdıkları hayli yapay bir ustalığa yaslanır. Şiirler gizlerinden ayrışmaz; şairin gündelik tutumunu, yazınsal kaygılarını, yaşamdan yapıtına yansıyan izlenimleri bir türlü kavrayamayız. İlhan Berk, sanki günce tutmuş olmak için yazmıştır bunları.

      Yapıtın oluşumunu kapsayan bir günce, bana sorarsanız, yapıtın kendisini aşan bir önem taşıyor. Kuşkusuz yapıt ölçüsünde genel nitelikleri içermiyor, ama yapıta yönelik her şeyi böyle bir günceye yazmanın yazarı, zaman içinde sıkı düzene çağırdığı da açık.

      Her Gece Bodrum’u yazmaya başlarken Wolf anlayışında bir günce tutmayı, ayrı bir "sarı defter" açmayı düşünmüyordum. Yapıtla yazar arasındaki çalışma sıkıdüzeninden habersizdim diyebilirim. Romana başlayacak, birtakım engellerle karşılaşmadan da bitirecektim. Yapıtın, bir aşamadan sonra sorunlarıyla, yönsemeleriyle, açılımlarıyla yazara etkileyeceğini düşünmemiştim. Bu yüzden Her Gece Bodrum’un ilk izlenimlerini kişisel güncemden çıkarmam gerekiyor:

      
9 Temmuz 1975 - Bodrum’dan döndüm. Yıllar sonra bir yaz gezisi, korkunç. Şaşkınım, beni açıklayacak tek söz bu, şaşkınlık. Dolmuşla Galatasaray’dan geçerken caddeyi, yapıları, kalabalığı ilk kez görüyormuşçasına irkildim. Sarsıntılar içendeyim. Bodrum: Burası bir kötülük. Yazmalıyım. Ama bir öykü değil, uzun bir roman, binlerce sayfalık. Kısa yazmanın pek büyük bir erdem olmadığı kanısına vardım. Kasabanın insanları, beyaz yapılar, ilkay biçimi kıyılardaki lokanta ve yığınla ayrıntı. Kısadan yazamam ki! Dalgakıranda (o sabah, erken saatte yapayalnız inmiştim kayalara, korkunç bir şey kalabalığın ortasında yalnız kalmak) denizkestanesi toplayan adamın bir serüveni olmalı. Kuruyorum, kurduklarımı yazabilecek miyim?

      17 Temmuz 1975 - Ummadığım bir hızla gelişiyor roman. İlk iki bölüm bitti gibi. Adı, "Akşamları Bu Saat" olacak. Akşamları bu saati her gün yeniden yaşamak, deneylerden yararlanamamak... Geçmişte olsa hoşgörebilirdim. Ama şimdi, bugün... Neyse, 1968’den bu yana, üçüncü kişi ağzından hiç bir şey yazmamıştım. Roman öyle. Bu da şaşırtıcı.

      18 Temmuz 1975 - Yazdıklarımı okudum. Kişiler belirsiz kalıyor, yerlerine oturtamıyorum onları. Koşullandığımız bir "tip" çizimi var Türk romanında, kişiye dönüştürülemeyen. Ben kişileri yazmak istiyorum. Gerçek yaşamdaki gibi ve gerçek yaşamı olduğunca yazmanın gerçeklik taşımadığını görüyorum, bildiğimi açık seçik görüyorum. Dalgakırandaki adamı bir ayrıntı olarak bırakacaktım, caydım; kişilerin ayrıntı olarak bırakılmasına olanak yok, "tip"ler belki; şimdiler bir serüven kuruyorum denizkestanecisine. "Kuşlar mı Konar"dan bir cümle, daha doğrusu bir niteleme: "Aşkla arkadaşlıklarım", romanda geliştireceğim. Notları, ileride eklemem gereken bağlantıları nereye yazacağımı hâlâ bulamadım. Kağıt parçalarını hep yitirdim, bir yerle saklayarak.

      İşte bu son cümle, Her Gece Bodrum için ayrı bir günce tutmama yol açtı. Böylelikle romanın yazılma güçlüklerini, belleğin zorlanışlarını az çok yenebilecektim. O günceye kişileri tek tek yazdım; kullanmayacağım yaşamöyküleri uyduruyordum kişilerime; tabii hiç birini kullanamadım.
      Ama bir sıkıdüzenlik sağlamıştım kendime. Ağustos 1975, romana tek satır katmazken, iki yalın "sarı defter"i tıka basa doldurdu. "Sarı defter"leri okudukça, yazmak istediğim romanı kendime açıkladığımı ayrımsadım. Woolf’un güncesindeki, romanlara ilişkin bölümler birden belirdi belleğimde. O da, şunu yazmak istiyorum, böyle yapmalıyım diyor, eski yapıtlarıyla yazacağını oranlıyordu. Dahası, "Her Gece Bodrum", "Oraya, Deniz Fenerine"yle "Dalgalar"a tutsaktı. Tam o sıralar, "The Voyager Out"ın Fransızca çevirisini okumaya çabalıyordum. İngiliz romancısının çalışma düzeninden ayrılmamalıydım. Yalnız ben, güncemde, okura birşey açıklamak istemiyordum; açıklamayı, anlatmayı düşündüğüm ne varsa, tümü romana yansımalıydı. (Kişilerin kullanılmayan yaşamöykülerini bile bir izdüşümü gibi yansıttım romana.) Dolayısıyla güncem, baştan sona, özel diye niteleyeceğimiz bir bütünlükte gelişti. Güncenin sayfalarını karıştırdıkça, bir romanın yazılış evresini iyi kötü görebiliyorum. Günceyi, zamandizinsel olamayacak kimi bölümlere bölerek okuma da olası. Ama okuru ilgilendiren, sanırım, özel güncem değil; ben, kısa alıntılarla, böyle bir günce tutmanın gerekliliğine değinmek amacındayım.

      Roman yazmak, ardı sıra roman üzerine ayrıntılı düşünmeyi getiriyor. O güne dek romanla ilintim, değişken beğenili bir okurun gözlemleri çerçevesinde gelişmişti. İster istemez bu edebiyat dalının özelliklerini, niteliklerini kavramaya uğraştım.


      Her Gece Bodrum, bir açıdan alışılmış roman anlayışlarının dışına düşüyordu. Olaydan çok, durum ve kişi önemliydi benim için. Roman geleneğimizse olay üzerine temellendiğinden, köklü ağaçlardan yararlanmama olanak yoktu; beni çeken sürgünlerdi. Bir de Batı romanının kimi ürünleri. Ancak Batı romanının gelenekleriyle bizim yaşantımız çoğu yerde koşutluk kuramıyor. İyi sayılabilecek bir çevirinin sınırları içinde kalma tehlikesi beliriyor romanda. Bu, bir yandan da, anlatmak istediğim kişilerin bütün yaşamlarına sızmış bir tehlikeydi.

      Öğrendiklerimizle yaşayış biçimimiz arasında uçurumu çağrıştıran ayrılıklar var. Her Gece Bodrum’un Cem’i, örnekse Marx’çı öğretiyi kavrayabilmek için Hegel’den yola çıkmış biri, dış dünyanın gerçeklikleri, yersel yaşam, çok geçmeden, bellekte iz bırakacak görüntülerle yakasına yapışıyor. Hegel’in sanata bakışıyla Türk toplumunun (kuşkusuz toplumsal, ekonomik koşulları bize benzeyen öbür toplumların) yaşayışı, bir uyum, özdeşlik, hatta bağlantı kuramadığından, roman kişisi yüzeysel bilgileriyle açıkta kalıyor, boşlukta yuvarlanmaya başlıyor. Şu anlatmaya uğraştığım sorun, gerçekte romanın çok kısa bir bölümü. Gelgelelim, romanın yerliliğine ilişkin görüşlerim, böyle bir sorunsalla belirlendi diyebilirim.

      
21 Ağustos 1975 - Romanın neden yürümediğini anladım gibi. İkinci bölümde Cem’in Hegel okumaya kalkışmasını anımsaması bir ışık tutabilir bana (bu sorunu, daha sonraki bölümlere at!) Yararlanmak istediğim teknikler, yaşanan olayları açıklayabilecek yetkinliğe ulaşmıyor bir türlü. Şöyle demeliyim: Teknikleri edindiğim yapıtlar, bireyselliğin geliştiği toplumlarda daha karmaşık bir psikolojiye eğilmenin sonucunda oluşmuşlar. Ben "Odysseia"dan ne ölçüde yararlanabilirim? Diyelim ki Cem ve bir kişi daha Batı kültürünü izlemiş, kavramış kişiler; diyelik hoşlanıyorlar mitologyadan falan, ama öbür kişilerle ilintilerinde bu hoşlanma tamamıyla yapay kalacak, gerçeklik açısından tabii. Benim ele almak istediğim toplumsal sorunlar, hiç de evrensel bir nitelik taşımıyor. Kaba güce yönelik insan davranışları, herkesin birbirinin katili olması durumu ve bireysel suçsuzluk... "Macbeth"in psikolojisi değil her halde! Ağustos Işığı’nda Faulkner’ın ele aldığı toplumsal sorunlar, o tekniğin, o anlatımın (roman açısından) bir sonucu değil; teknik ve anlatım, toplumsal sorunlarla su yüzüne çıkmış, oluşturulmuş. Faulkner’ı anımsatan donuk bir anlatıma yöneldikçe (duyguları törpülüyorum) düzeleceğine yapaylaştı roman (adı ne olacak?) İnsan olarak, her şeyi duygularımızla değerlendirmeye alışmışız. romana sıvanıp, duyguyu gözden ırak tutarak, düşünceye, salt akılcılığa yönelmek hayli zorlama bir tutum. Her saniyeyi bireysel bilincin süzgecinden geçirerek yaşayan kaç kişi bulabilirim? Benim yanlışım, insanları içinde bulundukları koşullarla anlatmamış olmamda odaklanıyor. Tekniği öğrenip, ona göre insan aramak! Yürümez tabii o roman... İç konuşmaları kullanamadığım açık!

      27 Aralık 1975 - Altıncı bölümde Cem’in Hegel felsefesiyle, daha doğrusu Hegel’in güzelduyu anlayışıyla toplumsal yaşaması arasında bağlantı kuramayışını anlatmıştım. okudum. Cem, Hegel’in toplu yapıtlarıyla kalıveriyor ortalıkta. İyidir, kalsın. Çok önemli bir dönemecek: Ya rakı mezesiyle viski içenleri bu beğenisiz, iğreti, garbi durumlarıyla anlatacağım, ya da gerçekliği gerçekçi yazmakta aramayacağım. Altı bölümde ilk yolu seçtiğime göre, geri dönemem. Yol ayrımına geldim işte. Virginia Woolf’a hoşça kal!

      1 Şubat 1976 - Yazabildiğim yedi bölümü yeniden yazmaya başlıyorum. Kişilerden herhangi birinin bir davranışını anımsayamamışsam, bu, romanı yaşamamış olduğumun kesin kanıtıdır. Kendime kızıyorum, çok yeteneksiz bir insanım. Romanın adını "Çok Uzak" koydum. Yaşama ve insanlara ÇOK UZAK.


      2 Şubat 1976 - Yeteneksizlik sorunu değil bu. Olay geleneğine oturtulmamış bir roman yazarken, ister istemez, her şeyi ilkmişçesine algılamak zorundayım. Önce üslup sorunu; Pavese’den bir görüş: "İnsan kendi üslubunun ne olduğunun farkındaysa, onu bilinçli olarak kullanamaz. Her zaman önceden var olan bir üslubu, farkında olmadan onu yeni bir kalıba dökerek kullanır. İnsan ancak eskiyip belirlendikten sonra, gözden geçirip yorumlayabildiği, nasıl ortaya çıktığını açıklayabildiği zaman, üslubunun ne olduğunu anlar." Ben, henüz yorumlamak şöyle dursun, eskitemedim bile üslubu. Birçok kez aynı cümleleri yazmama karşın.

      4 Şubat 1976 - Woolf sonuçları anlatıyor yalnızca. Roman, onun için yalnızca sonuçların yorumlanması. Sonuçları hazırlayan toplumsal nedelerden habersiz kalmayı yeğliyor. Bu yüzden yaşamın değişebilirliğini vurgulayacak tek bir tutanağı yok. Yapayalnız. Bir roman anlayışı olarak hiç bir zaman erişemeyeceğim çok yetkin ürünler elde etmiş ya, ben, insan nasıl Lily olur, onu anlatmak istemiyorum. Hem Lily’yi hem de Lily olma durumunu anlatıyorum. Sonuçlarsa baştan belli. Lily’nin sonuçları İngilizler için ilginç olabilir. Bizde evde kalmış kız dedin mi, herkes birçok şey anlatabilir, kaba gülmece! Emine gelişiyor...

      5 Şubat 1976 - Bodrum bir atmosfer benim için. Emine ancak böyle bir atmosferde vurgulanabilir. Bodrum, cinsellik, yalnız olmak: Emine kurşunları yağdırıyor işte!

      19 Şubat - Emine’nin geliştiği-meliştiği yok. "Oraya, Deniz Fenerine" çokça etkilemiş beni, hepsi bu. Lily, "Oraya, Deniz Fenerine"de çok ayrı şeyleri simgeliyor. Kadının sanatçı olup olmayacağı, sanatçılıkla özgürlüğün özdeşliği gibisinden sorunları simgeliyor ki, benim için aşırı "entellektüel" kaçar böyle bir konuya girmek. Emine tek-başınalığıyla var, yani cinsel yalnızlığı ve evde kalmış olmanın bu toplumdaki aşağılık acımasızlığını anlatmak istiyorum. Lily’yle hiç bir bağlantısı yok Emine’nin. Teknik yanlışlardan biri de, romanın kişilerini başka yapıtlarda da arayışım. Ağustos Işığı’ndan Miss Burden bile Emine’ye yön veremez. Emine, Türkiye’de, Bodrum’da, o her şeyin özgürmüşçesine yaşandığı cehennemde; çünkü ekonomik bağımsızlığına karşın tutuklu, özgürlüğü bilmiyor, tutukluluk koşullarında, çünkü toplumun ta orta yerinde yaşamaya zorunlu... Onu anlatmanın da yeni bir dili olmalı...


      Yalın bir Hegel-Türk toplumu uyuşmazlığı, belirlemeye çalıştığım gibi, giderek, romanın dokusuna sızdı. Kişilerin konumları, durumların oluşturulması, karşıtlıkların seçimi baştan sona değişti.

      Şaşılacak bir şey ama, değişiklik, üsluptaki kaygılarımı ortadan kaldırdı. Kişileri ve durumları yerli yerinde kullandığıma yürekten inanınca, anlatım tekniğini romanımıza hayli yabancı örneklerden edinmiş olmam, korkutuculuktan uzaklaştı. Gerçekliğin yansıtılmasını üslupta aramıyordum. Gerçeklik, kişileri,durumların, ilişkilerin yansılmasıyla belirecekti.

      
8 Ocak 1976 - Şiirde, kısa öyküde, kişilerin, durumların, izlenimlerin önemi arkadan geliyor belki. Hele şiirde... Ses, sözcük, tını, imge... Ama roman için durum ve olay, başı çeken iki öğe. (Kişisiz roman düşünemiyorum) Ben olayı silikleştirip durumu öne çıkardım. Kendimce bir üslup yakaladım. Bu üslup değişse de, değişmese de yapaylıktan sıyrılamayacağım. Yapaylık, üslupta değil çünkü. Üstelik bu üslup, atmosfer çizimi için çok geçerli. Şiirden yararlanmaya çabalıyorum ve atmosfer çiziminde imgenin yeri büyük (Conrad’ı anımsa). Ama kişilerin konumunda yanılgıya düştüm. Üslup değil, kişilerim yaşamıyor.


      27 Eylül 1976 - Roman kesinlikle bitti. Temize çekerken bir iki cümlesini ya değiştiririm, ya değiştirmem. Adı belli değil hâlâ. "Ölümlü Yaz" olabilir mi? Ne yazdım ben? Bodrum: Bir kasaba, bir tatil, dokuz kişi, altı kişinin ayrıntısı, iki kadının (Emine’yle Betigül) zümreleri dolayısıyla oluşturucu koşulları aşan karşıtlıkları, vb. Nasıl yazdım? Ancak bitirirken kavrıyorum; neyi yazmış olmam pek o kadar önemli değilmiş. Nasıl yazdığımı önemsememişim yine. Ayrıntılar, kişilerin sergilenmesi, ayrıçlar, vb. tümü yaşamı yansıtsın istedim. Roman, günümüzde, yaşamı yansıttığı ölçüde geçerli, bence...

      Her Gece Bodrum biterken üsluba geri döndüm. Yaşamı yansıtabilmek için tek araç, üsluptu sanki. Bu, romanın bitmiş olmasından doğuyordu. Kişileri, durumları hayli bütünlemiştim; çatı kurulmuştu. Üslup aracılığıyla romanın güzelduyusal açıdan bütünlenmesini sağlayabilirdim. Üslup benim için bir açkıydı artık; her kilide uymadığımdan, anlatmak istediğim birtakım durumları romanın dışında bıraktım. Son yazılışta, üslup denetçiliğin ötesinde, Her Gece Bodrum’un belirleyicisi oldu. Kişiler ve durumlarsa onunla belirdi. Bunun bilincine belki, romanı ortaladığımda varmıştım:

      21 Şubat 1976 - "Madame Bovary"den bir cümle: "Kadın eskiden neşeli, içten, sevgi doluydu, yaşlandıkça (açıkta kalan şarabın sirkeleşip ekşimesi gibi) huysuz, geçimsiz, sinirli biri olup çıkmıştı." Charles’ın anasının tanımlanması, bellekte iz bırakmış. Emine için yedinci bölümde ilk tanımlama: "Bir zamanlar neşeli, sevecenlik dolu bir insanken (bir mevsimlik çiçekler gibi, sözgelimi ateşçiçeği gibi) huysuz, içine dönük, hırçın biri olup çıkmıştı." Şaşılacak bir benzerlik değil, belleğin kesin hırsızlığı. Üslup yavaş yavaş kişiliğini kazanacak. Bu yedi bölümü yeni baştan yazıyorum. Flaubert’in cümlesinden etkilenmiş olmamla ilintili bir sorun yok. Yeni baştan yazacağım, çünkü, ilk altı bölümde Emine’yi belirleyen (izdüşümünü) şu cümle değildi, o olacak ama. Bellek değerli bir cümleye kapılmış.

      Romandan ayrı bir güncenin tutuluşu, biçim açısından da olanaklar sağlıyor yapıta. Özellikle beş on sayfası yazılmış bir roman taslağı, biçime çok yönsemeli eğitiliyor. Tabii bu, biçim kaygısı gütmüş romanlar için söz konusu. Örnekse Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde biçim, başlangıçtan sona doğru bir yalınlık kazanır. Başlangıçta durumlar karmaşık verildiğinden, biçim de karmaşık gibidir. Ağır ağır çözülür düğüm, biçimde bu çözülüşle özdeşlik kurar. Ben daha başka bir anlayışa yaslanıyorum. Biçim, baştan (başlangıçtan değil) sona bir bütünlük taşıyacaktı. Çünkü romanın içeriği, durumları baştan sonar bir bütün olarak ele alıyordu. Değişme ve değiştirme söz konusu edilemezdi. Bu, romanın bir aşamasından sonra birdenbire başkalaştı. Nitekim on üçüncü ve on dördüncü bölümler günceye şöyle yansıdı:

      17 Ağustos 1976 - Bodrum: Yeniden buradayım. Burası, şu gördüğüm kasaba şimdi. Romana neyi yansımış bu kasabanın? Korkunç acılar, nedenleri yok, ama şurda, şu kahve köşesinde iki yıl hiç değişmemiş oluşumun bilincine varıyorum, işte korkunç acının gözü önünde, işte yalnız bu... Peki Cem, peki Murat, peki Tarık, hatta Kerem ve Emine: Değişmeyecek mi onlar? Ahmet için birkaç çizgi yetebilir; insani, acıyla yüklenmiş. Değişmenin gerekliliğine bunca inanıyorsam, onların da kendilerini sorguya çekmesi gerekir. Son bölüm, baştan sona, iç konuşma olacak. Tarık ve Murat arınırken, Cem kuntlaşacak. Sarmal bir aşama. İç konuşmalarla verebilirim sakladıkları, maskelerle örttükleri insan yüzlerini. O bölüm, biçim açısından, tıpkı Cem’le Betigül’ün ilişkilerini anlattığım bulanık anlatım gibi, romanın genel akışına ters düşecek. Çünkü değişim ve değiştirim!


      Günce, biçimin yazardan okura aktarılması için bir ön çalışma oluyor kimi zaman. Biçime ilişkin düşüncelerin yazarak açılımlanması, gerçekten yol gösterici.

Edebiyatımızda biçim kaygısı, önceleri yok sayıldığından, sonra da gereksiz karşılandığı için, biçim, özün içermediği bir iğretilik olarak ortada kalmıştır. Gelgelelim biçim, çoğu kez, romanın dirimsellik kazanmasını sağlayan ana öğelerden biri. Anlatılanla anlatım arasında bilinçli bir bağ kurabilmek amacıyla sürekli biçime eğildim.

      
20 Eylül 1976 - Son temize çekişte asla unutma: Her bölüm, kendi içnide bir bütünlük yaşıyor. İlk bölümler, romanın başı Cem’in gözünden verildi. Üçüncü bölümde öbür kişilere geçiliyor. Cem yine önde ama. Cem düşündükçe anımsadı Murat, yani Cem’in düşünceleri belirlesin onun anımsadıklarını. Biçim karmaşık ve Cem’in algılayışlarıyla uyum sağlamış. Sonra Emine ve yalınlık, olay akışında hız, durumlarda türlülük; biçimse iç konuşmaların azalmasına dayanacak. Öyle yazdın. Bunun başlıca nedeni, Emine’nin kişisel sorgudan uzak yaşamış olması, yani o da, Murat ve benzerleri gibi kendine soru sormamış biri. Ama olayların akışındaki hız, Emine’ye sayısız soru sordurdu. İki buçuk günde bütün bir yaşamı kucakladı. Bunları hep üçüncü tekil kişi ağzından sordur ve kurcala! Emine romandan çıkarken iç konuşmaya yönelebilir, çünkü Bodrum deneyi, ilk kez niçinleri sordurdu ona. Bundan böyle iç gerçekliklere eğilecek, ama sen bunu yansıtmayacaksın, sezdireceksin...
      8 Ekim 1976 - Ayraçları açıp kapıyorum, niye? Ayraçlar, bir durumun açıklanmasında vurgulayıcı biçim. Örnek alıntı: "Gerilim artıyordu. Cem’in gözüne çapak kaçmıştı, kınkanatlılardan bir yaz böceği falan değil. Yine de kavga ettiler Murat’la, Tarık hiç bir şeyi düzeltemedi (gözlerinden eskisi gibi iyilik okunmuyordu hem)."

      Güncenin bu parçalarından şunları çıkardım:

      İç konuşmaları, yer yer bilinç akışını, biçim açısından, bir bezek olsun diye kullanamazdım. Güncedeki düşünce dizgesi engelledi beni. Çoğu romanda gereksiz yere kullanıldığından yanılgılı iç konuşma anlayışına kapılmamak için, yazdıklarımı temellendirmeyi gereksindim. Kişilerim içedönük, saplantılı, ruhsal dengesizliklerle yüklü kişilerdi. Zaman zaman çıldırının eşiğine dek varıyorlardı. Yalın görünen yaşamları alabildiğine karmaşıktı. İç konuşmayı, çıldırının belirmediği, ama iç çatışmanın yoğunlaştığı durumlarda kullandım. Bilinç akışıysa, olağan akışın, akılla sınırlandırılmış doğal düşünüşün sona erdiği durumlarda anlatım olanağı sağladı bana.

      Ayrıca romanın bütününde betimleyici anlatımı salt atmosfer çiziminde kullandım; açıklayıcı, yorumlayıcı anlatımdan sürekli kaçınmak istedim. Üçüncü kişi ağzından anlatımsa, benim için, çözümleyiciliğe en uzak anlatım biçimiydi. Çözümleyici olmak, iç çatışmaları toplumsal gizlerine ayrıştırmak istiyorum. Yine de uzak anlatımı (üçüncü tekil kişiyi) seçtim. Böylelikle kişilerime karşı nesnel olabileceğime inanıyordum. (Bütün bunları sağlayan, düşündürerek var eden, romanın kendisi olmadı; tersine, güncedeki özgür düşünebilme dizgesinden yararlandım.)

      Ayraçlara gelince, bu da çok önemliydi Her Gece Bodrum’un biçimsel yapısında. Sürekli ayraç kullanıyordum; ama niye? 8 Ekim 1976’ya geçirdiğim alıntıyı irdelemeye çalışacağım, soruyu yanıtlamak amacıyla. Alıntının öncesinde, Cem’in çıldırıya yaklaşmış, belirsizliklere boğulmaş bir iç sayıklaması var (romanda). Çevresindeki insanları, özellikle en yakınlarını birer düşman gibi görüyor artık. Oysa Tarık’a ilişkin ilk izlenimlerinde, Tarık’ın gözlerindeki anlamı iyilikle açıklıyordu Cem. Bir ayraç, onun değişen duygulanımlarını vurgulayabilecek bir ayrıntıyı daha belirgin biçimde verebilirdi, sanımca.

      Dikkate dayalı, baştan sona bütünlük kaygısıyla donanmış bir romanın bir kez yazılmakla bitmeyeceğini sanıyorum. İkinci, üçüncü kez yazmanın bu anlayışa yaslı bir romana katabileceği yarar çok. Ayrıca günce tutmanın gerekliliği de çok açık. Roman, üzerinde çalıştıkça (yazdıkça) oluşuyor belki, ama içerik-biçim sorunlarını kağıtta, daktilo başında çözümlemektense, ayrı bir çalışma yapmak daha akılcı bir davranış. Ayrı bir çalışma da "sarı defter"e yönelik. Yayımlamayı düşünmediğimiz bir "sarı defter" her türlü yanılgıyı, saçmalığı, yazındışı olmayı içerebilir. Öte yandan oradaki özgürlük, romanın sağlamlık kazanmasına denk bir ortamın simgesi gibidir.

      Roman güncesi geleneği bizim edebiyatımızda yeni yeni beliriyor. Attila İlhan, Malraux’nun "Kantonda İsyan"ına bir çeviri güncesi eklemiştir. Bu güncede çevirinin oluşum ve bütünleniş evrelerini kavrarız. Attila İlhan’ın çeviri romana bile günce tutması hayli ilginçtir.

      Mehmet Seyda’ysa "Romancı Günlüğü"nü yayımlıyor dergilerde. Seyda’nın yazdıkları romanla, roman sanatıyla, üzerinde çalıştığı kendi romanlarıyla ilintisiz izlenimleri içeriyor. Yaşamdan izlediklerini geçiriyor defterine yazar, yazdıklarının başlığı "Romancı Günlüğü", o kadar.

      Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Yaz Yağmuru" öyküsündeki Sabri, "On yedinci asra ait bir roman hayalini gevişleyip durur" İstanbul’a, kitaplıklara iner, defterine not alır. Tanpınar’ın roman güncesi tuttuğunu düşünebiliriz; en azından bunun gerekliliğini duyumsamıştır.

      Eleştirinin, "metin eleştirisi", "çözümleyici eleştiri" olamadığı edebiyatımızda, roman güncesi, yalnız sıkıdüzene çağırmaz yazarı, eleştirel olma savındaki yaklaşımlarla savaşmasını da sağlayabilir. Romana dıştan, metinden uzak biçimde yaklaşanların karşı koyuşlarına, yazılış evresi sona ermiş bir roman için yazarın vereceği yanıtlar, çoğu kez unutkanlığın kurbanı olmak durumundadır. Güce, unutkanlığa karşı bir silah, hem de öldürücülüğü yüzde yüz bir silah.

      Şu ya da bu zorunluluklar nedeniyle roman güncesi demiyorum; ama, ronman güncesinin dolaylı bir sonucu da kendimize, yazdığımıza, okurlara hesap vermeyi kapsıyor. Güzel bir gereklilik. Roman alanında, özel nitelikteki bir günce, birden nesnel anlamlar kazanabilir...

 

Selim İleri

 

Alıntıdır: http://www.milliyet.com.tr/ozel/edebiyat/nasil/sileri.html

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !